Loading....

Yeni Ekonomi Yeni Türkiye

Yeni Ekonomi Yeni Türkiye

Hepimizin bildiği üzere, Türkiye ekonomisinde yaşanan Kasım 2000 “likidite krizi” ve Şubat 2001 “döviz krizi”, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesindeki en önemli nedenlerdendir. Seçmen, üst üste yaşanan bu krizlerin de ardından, DSP özelinde solu cezalandırmış ve sözde “yeni” olarak siyasi arenaya giren AKP’yi tek başına iktidar yapmıştır. Bu süreci iyi okuyan AKP kadroları ise, her daim siyasi platformlarda din eksenli tartışmaları diri tutmuş olsalar da, seçmen desteğinin sürdürülebilir olmasının yalnızca ekonomi politikaları ile mümkün olduğunu görmüş ve bu doğrultuda hareket etmiştir. Bu nedenle Kemal Derviş tarafından 2001 krizi sonrası ilan edilen IMF eksenli istikrar programına dört elle sarılarak enflasyon ile mücadeleyi öncelikli olarak ele almış ve tek haneli rakamlara indirmeye çalışmışlardır. Enflasyonun tek haneli rakamlara düşmesiyle birlikte dünya ekonomisindeki likidite bolluğunun da etkisiyle faizlerin aşağı inmesi “daha çok tüketim” diyen bir Türkiye’nin yaratılmasında araç olmuştur. Gündelik yaşamda etrafımızdan da gözlemleyebileceğimiz üzere birçok yurttaşımız “yeni ev, yeni araba ve yeni teknolojik cihazlar” almaya başlamış ve bu dayanıklı mal tüketimlerinin önemli bir oranını borçlanma ile yapmıştır. Hatta bu alım çılgınlığı öyle bir noktaya gelmiştir ki, hükümet kredi kartlarına taksit sınırlaması önlemini almak zorunda kalmıştır. Bu yeni borçlanma ve tüketim alışkanlıkları ise yeni Türkiye ekonomisini ve yeni Türkiye’yi meydana getirmiştir.

 

hhÇok geriye gitmeden AKP’nin sözde “adalet ve kalkınma” ürettiği 2002 yılından 2013 yılına kadar ortaya çıkan tabloya birlikte göz atalım;

hhhProtestolu senet sayısı: 2002 yılında 498.000 iken 2013 yılında 1.091.000 adede yükselmiştir. Artış oranı %119’dur.

Protestolu senet tutarı: 2002 yılında 816 milyon TL iken 2013 yılında 7,494 Milyar TL’ye yükselmiştir. %818’lik artış oranı, toplumun nasıl bir ödenemeyen borç batağına girdiğini gözler önüne sermiştir.

Kanuni takibe girmiş tüketici kredisi tutarı: 2002 yılında bu rakam yalnızca 45 milyon TL iken 2013 yılında 1 milyar 766 milyon TL’ye yükselmiştir. Yüzdesel olarak artış oranı ise “tam %3.862’dir”.

Tüketici kredisi kullanan kişi sayısı: Özellikle herhangi bir yatırım amaçlı değil de doğrudan tüketim amaçlı kullanılan tüketici kredisi kullanan kişi sayısı 2002 yılında 1,3 milyon kişi iken bu rakam 2013 yılında 11,2 milyon kişiye yükselmiştir. Yine buradaki artış oranı %776’dır.Mevcut durum bireysel ekonominin dengeleyicisi olan tüketim/tasarruf eğilimlerinin daha doğrusu alışkanlıklarının büyük oranda saptığının, tüketmek için borçlanma kültürünün yükseldiğinin en önemli ispatıdır.

Tüketici kredileri toplam büyüklüğü: 2002 yılında 3,3 milyar TL iken 2013 yılında 181,7 milyar TL’ye yükselmiştir. Artış oranı ise % 5.380’dir. Borçluluk düzeyinin ulaştığı korkunç durum bir kez daha görülmektedir.

Tüketici kredisi stoku: 2002 yılında 2,8 milyar TL iken 2013 yılında 231,1 Milyar TL düzeyine ulaşmıştır. Artış oranı ise tam % 8.232’dir.

Hane halkı borçluluğu: Aşağıdaki tabloda hane halkının 2003’ten bu yana finansal varlıkları yani finansal sistem içindeki servetleri ile finansal yükümlülükleri yani borçları yer alıyor. 2003 yılında hane halkının 156 milyar liralık servetine karşılık 8 milyar liralık borcu bulunuyordu. 2013 sonunda 730 milyar liralık varlığa karşılık 371 milyar liralık borçları oluştu. Borcun varlığa oranı %5’ten %54’e çıktı. 10 kat artış kaydetti. Bu, çok kısa zamanda çok hızlı bir artışı ifade ediyor. Alınan bazı önlemlerin etkisiyle 2014 yılı ilk çeyrek sonunda borcun varlığa oranı %51’e geriledi. Ama hala yüksek seyrediyor. Yani hane halkı tüketiyor, ama bu tüketimi borçlanarak finanse ediyor. Borçluların oranı artınca faiz artışından, krizden ve “siyasi istikrarsızlıktan” o denli korkar hale geliyorlar.

Yukarıdaki rakamlardan da anlaşılacağı gibi, faiz indirimi konusunda AKP’nin, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını tehlikeye atacak ve dolayısıyla Türkiye’nin uluslararası ekonomik kredibilitesini düşürecek “tehlikeli” müdahaleler yapmasının arkasındaki en önemli neden, bu borçla yaşayan insanımızın borçlanma maliyetini düşük tutarak tüketebilmesini sağlamaktır.
Tüketim merkezli yeni Türkiye’nin ekonomi eksenli karar alma süreçlerine dair bir diğer örnek için aşağıdaki tabloyu inceleyelim.

Krizden sonra ekonomi o kadar küçülüyor ki sonrasında yaşanan normalleşme önemli bir büyüme gibi görünüyor ve buna ekonomide “baz etkisi” deniyor. 2002 yılındaki %8’lik büyüme tam olarak böyle bir sonuç. Sonrasında, dikkat edilecek olursa, büyümenin olduğu yıllar ile AKP’nin oy oranındaki artışlar şimdinin moda deyimi ile “paralel”lik gösteriyor. Oylardaki azalma ise % -4,5 büyümenin -yani küçülmenin- olduğu 2009 yılında ve görece düşük bir büyümenin olduğu (%4) 2014 yerel seçimlerinde görülüyor. Anlaşıldığı üzere makro ekonomik göstergelerin bir miktar daha ikinci plana atıldığı yerel seçimlerde bile seçmen affetmiyor ve “ekonomi kötüyse senden vazgeçerim” diyor!

Son olarak sözümüz sabah akşam CHP’ye, “Daha fazla sağa kay, kadrolarında daha muhafazakar isimler bulundur” diyen ve bu akıllarını kendilerine saklaması gerekenlere: AKP’nin oylarında en çok düşüşün yaşandığı 2009 yılında bu düşüşün nedeni Erdoğan ve ekibinin o yıl daha az “gerici” olması mıdır, yoksa “ekonomik göstergeler” midir? Ekonomi dip yapsa da sizce AKP “pik yapmaya” devam eder mi?

 

Kaynak: Sosyal Demokrat Dergi