Loading....

Blog Page

İstifa Çağrısı

Sayın Genel Başkanım,

2010 yılında göreve geldiğiniz gün, hayatımın en mutlu günüydü. Ama sekiz yılın sonunda yönetim anlayışınız, partiye çizdiğiniz politik hat, bitmek bilmeyen “Eğer „Siyasal İslamcıları‟ kızdırmazsak iktidar olabiliriz.” arayışınız bu mutluluğu ağır bir kahrolma duygusuna evriltti.

“Laiklik tehlikededir diyemem.” dediniz! Dinledik.

Siyasal İslamın eski siyasetçilerini parti yöneticisi yaptınız! Anlamaya çalıştık.

Ekmelettin İhsanoğlu‟nu MYK‟nin bile bilgisi olmadan Cumhurbaşkanı adayımız olarak ilan ettiniz! Yutkunduk.

Savaş teskerelerine destek açıkladınız! Sabrettik.

Özellikle son iki yıl boyunca çıktığınız her programda işsizliğe, eğitimdeki gericileşmeye ve yoksulluğa karşı partimizin çözümlerini anlatmak yerine, bulduğunuz her fırsatta Siyasal İslam güzellemeleri yaptınız! Parti disiplini dedik, sustuk.

Abdullah Gül‟den son ana kadar medet umdunuz, aday yapmaya var gücünüzle çalıştınız! Parti terbiyesi dedik, öfkemizi inancımıza gömüp sabır çektik,

Son seçim de dahil olmak üzere her yenilgimizde başka gerekçeler aradınız, solun öz eleştiri kültürünü reddedip , irrasyonel başarı analizlerinize inanmamızı emrettiniz,

Özetle Sayın Genel Başkanım; Siz yapmadınız ama ben öz eleştiri yapayım ve bugüne kadar susarak hata ettiğimizi kabul edeyim. Lütfen erdemli davranıp istifa ediniz. Yerinize kimin geleceği tartışmasından tamamen uzak, partinin gençlik kollarında yetişmiş bir üyesi olarak; partimizin, çocuklarımızın ve ülkemizin geleceği için istifanız benim için bir temenni ama sizin için de kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur.

Saygılarımla, Ertan Aksoy

CHP İstanbul Milletvekili Adayı Aksoy: AKP’li kadınlar partiden uzaklaşıyor

CHP’nin en genç milletvekili adaylarından olan İstanbul adayı Ertan Aksoy, yaptıkları kamuoyu araştırmalarında, artan hayat pahalılığı nedeniyle, AKP’ye oy veren kadınların hızla AKP’den uzaklaştığını söyledi. Aksoy’a göre gençlerde de ciddi bir rahatsızlık söz konusu.

SEMİH GÜVEN

24 Haziran seçimlerine sayılı günler kala partilerin performanslarının sandıkta nasıl karşılık bulacağı konusu belirsizliğini korurken, CHP İstanbul Milletvekili Adayı Ertan Aksoy’a göre özellikle AKP’li kadınlar arasında partiye karşı ciddi bir tepki birikmiş durumda. CHP’nin en genç adayları arasında yer alan Aksoy, yaptıkları saha çalışmaları sonucu kadınların hayat pahalılığını erkeklere oranla çok daha yakıcı biçimde hissettiğini ve enflasyondaki artışın çocuklarının lokmasının eksilmesi anlamına geldiğini ifade ediyor. İşsizlik baskısı ise en çok gençleri etkiliyor ve gelecek kaygısı oldukça yükselmiş durumda.

»Kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz?
1984 Erzincan doğumluyum. Uludağ Üniversitesi’nde iktisat eğitimi aldım. Hali hazırda ekonomi alanında akademik çalışmalar yürütüyorum. Onun haricinde 2006 yılında öğrenciyken üçüncü sınıfta kurduğum bir araştırma şirketim var. Bu araştırma şirketinin de ticari yaşamı devam ediyor. Şu an o şirket Avrupa Araştırmacılar Birliği’nin Türkiye’deki 9 kurumsal üyesinden biridir. Aynı zamanda Türkiye Araştırmacılar Derneği’nin 30 kurumsal üyesinden biriyiz. Hem çokuluslu şirketler için pazar araştırmaları yürütüyoruz hem de uluslararası kuruluşları Türkiye’deki araştırmalarında destekliyoruz?

chp-istanbul-milletvekili-adayi-aksoy-akp-li-kadinlar-partiden-uzaklasiyor-470499-1.

»CHP ile olan birlikteliğiniz ne zaman başladı?
2007 yılında üniversite nedeniyle Bursa’daydım. O tarihte CHP’nin gençlik örgütüne üye olarak başladım. Gençlik kolları il yönetiminde bulundum. Sonra Osmangazi Gençlik Kolu Başkanlığı yaptım. Sonra ana kademe yönetim kurullarında yer aldım. En sonunda il başkan yardımcılığı görevim oldu. Daha sonra ise İstanbul’a şirketimle birlikte geldim. İstanbul İl Örgütü’nde belli görevlerim oldu. Çalışmalarda bulundum, komisyonlarda yer aldım, danışmanlık yaptım. Gönüllü işlerdi bunların hepsi. Onun haricinde sosyal demokrat düşünce kuruluşlarının neredeyse tamamında üyelik ve çalışmalarım vardır geçmişte. Ekonomiyle ilgileniyorum ve araştırmalara ağırlık veriyorum.

»34 yaşındasınız ve CHP’nin en genç adaylarından birisiniz. Genç milletvekili adayı olmanın artıları ve eksileri neler?
Siyasette yaş ortalaması halen oldukça yüksek ama son dönem anlamlı bir düşüş yaşanıyor. Özellikle bizim partide Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığıyla birlikte gençleşme daha da arttı. Kültür olarak da gençleşme söz konusu. Tabii ki özellikle sosyal demokrat bir partinin burada daha da öncü olması gerekiyor. Çünkü dünyada çok iyi sosyal demokrat genç lider örnekleri var. Partimizde de her kesimde bunun daha da geliştiğini söyleyebilirim.

»Kamuoyu araştırma şirketiniz var. Biraz seçmen profilleri üzerine konuşalım. 15 yıllık AKP iktidarında iktidarın performansı seçmen profilleri üzerinde ne tür değişimlere yol açtı?
AKP siyaset arenasına şanslı bir şekilde girdi. Çünkü Türkiye’de siyaset hiç olmadık kadar yıpranmıştı. Ekonomik krizler vardı ve sürekli koalisyon döneminin yarattığı sorunlar toplumda bıkkınlık yaratmıştı. Bu koşulları kendisine oy olarak devşirmeyi becerebildi. Ama AKP’yle ilgili yapılan analizlerde ısrarla eksik kalan bir nokta var. AKP sadece muhafazakâr bir parti olduğu için iktidarda değil. Yaptığımız bütün ölçümlerde şununla hep karşılaşıyoruz: Seçmende muhafazakâr olmak, dindar olmak gibi bir arayış yok. Muhafazakâr kimliği varsa bunun itelenmemesi bir gerek koşul ama yeter koşul değil. Yeterli olmasının temel göstergesi ekonomik vaatler ve ekonomik performans. Burada da siyasetçinin geçmişteki başarısına, kariyerine bakılıyor. Hatırlarsanız Erdoğan, belediye başkanlığı döneminde yaptıklarını referans olarak sunup başbakanlığa aday olmuştu.

‘Ekonomi bozulunca AKP geriliyor’
2002’den bu yana baktığımızda AKP’nin seçim performanslarında ekonomik performanslarının birebir ilişkili olduğunu görüyoruz. Örneğin 2009 seçimleri yerel bir seçim olmasına rağmen seçmen, ekonomik kriz olması nedeniyle AKP’yi cezalandırmış ve AKP önemli bir oy kaybı yaşamıştı. Peki, 2009’da AKP daha mı az muhafazakârdı? Hayır. Önceki seçimlere göre aynı muhafazakârlık düzeyindeydi. Hatta 2002’ye göre muhafazakârlık kimliğini çok daha fazla artırmıştı ama bu durum seçmene yetmedi.
‘Borçlandırarak bolluk havası oluşturuluyor’

Bununla birlikte birçok değişken daha var seçmenlerin AKP tercihinde. Şunu kabul etmek gerekiyor. AKP, seçmeni konjonktüre bakarak manevi açıdan tatmin ediyor. Milliyetçilik dalgası yükseliyorsa bir anda milliyetçiliğe dönüşebiliyor. Muhafazakârlık dalgası yükseldiğinde daha muhafazakâr olabiliyor. Ama onun haricinde ekonomik olarak seçmenin istediği şeylere odaklanıyor. Nedir mesela? Son 2017 rakamlarına baktığımızda hane halkları toplam 540 milyar TL borçlu durumda. Bu borcun yalnızca yüzde 35-40’lık dilimi en çok bildiğimiz konut alanında edinilmiş borçlar. Çok küçük bir oranı otomobil alımı için, yüzde 5’e varmayan bir oran. Geri kalanının tamamı bireysel krediler ve bireysel finansmanlar. Bunları da kullanarak bir parasal bolluk yaratıyor ve bu seçmen gözünde bir refah olarak algılanabiliyor. Ama bir taraftan da bu borcu çevirebilmek için de alternatifi çok da değerlendirmek istemiyor. Bizim fokus gruplarda sıkça karşılaştığımız bir cümle vardır. ‘AKP iktidarı sona erse ne olur’ sorusuna, ‘Eldeki bir kuşun daldaki 2 kuştan daha öncelikli olduğunu düşünüyorum ve bunu istemiyorum’ diyor seçmen bir tarafıyla. Ama bunu ona söyleten şey aslında sahip olduğu borç yükü.

»Daha önce yaptığınız araştırmalarla karşılaştırdığınızda, seçmen gözünde iktidarın yönetim kabiliyetinde bir aşınma yaşandığını gözlemliyor musunuz?
Samimi olmak gerekirse, topyekûn bir yerle yeksan olma durumu anketlerde gözükmüyor. Ama önceye göre çok ciddi bir AKP karşısına soru işareti konulduğunu söyleyebilirim. Özellikle liranın değer kaybetmesi… Vatandaş bunun kendisine somut zararının farkında. Çünkü mesela yine bir ölçümümüzde şunu gördük. Araştırmalarda kümeleme analizi yapıyorduk seçmen tarafında. Hangi tip seçmenler var bunu anlamaya çalışıyorduk. Biz AKP tarafında 3 tip seçmenle karşılaşırdık yakın tarihe kadar. AKP’ye oy verenlerin yüzde 50’si sorgulamadan tamamen bağlı bir biçimde AKP’ye oy veriyordu. Yüzde 30’u ise AKP’ye bazen kızıyor ama genel itibariyle AKP’yi destekliyordu. Yüzde 20’si ise ‘ne yapalım alternatif yok’ deyip kerhen oy veren seçmen kitlesiydi. Son ölçümlerimizde ise biz bu 3 kümenin tamamının kaybolduğunu gördük. Yeni 2 tip AKP’li seçmen bulabiliyoruz. Kümelerden biri AKP’li erkekler, diğeri de AKP’li kadınlar. Yerinde kalan AKP’li erkekler. AKP’den uzaklaşan ise AKP’li kadınlar. Uzaklaşma nedenlerine girdiğimizde ‘hayat pahalılığı’ cevabıyla karşılaşıyoruz. Çünkü günün sonunda bunu kabul etmek gerekiyor kadınlar erkeklere göre daha rasyonel varlıklar ve Türkiye’deki aile içi rol dağılımı gereği -maalesef böyle bir rol dağılımı var- kadınlar alışveriş yapmakla ve ihtiyaçları karşılamakla görevli. Kadınlar pazara gittiğinde aynı domatese bir önceki haftaya göre 1 lira daha fazla ödüyorsa, 50 kuruş daha fazla ödüyorsa o kadın seçmenler Erdoğan’ı sevse de o an gerekli cevabı vermeye hazırlanıyor. Çünkü şunun farkında: Aslında orada kaybolan çocuğunun rızkı. Bizim toplumumuz siyasetçiyi sever, önemser ama çocuğunun rızkından daha fazla önemsemez siyasetçiyi.

Bir diğer farklı durum Afrin Operasyonu konusunda ortaya çıktı. Afrin meselesine ortalama AKP’li seçmen milliyetçi güdülerle bakarken, kadınlar daha duygusal da bakabiliyorlar. Oradan şehit gelmesi kadınlarda o operasyonu daha fazla sorgular hale getiriyor. Dolayısıyla bu tür milliyetçi hamleler AKP’li kadın seçmeni erkekler kadar etkilemiyor.

»Gençler sürece nasıl bakıyor?
Genç ve eğitimli AKP’li seçmenlerde de partiden uzaklaşma var. Eğitim seviyeleriyle birlikte ve işsizlik nedeniyle iktidarı çok daha fazla sorguluyorlar. Popülist bir tutumla çok fazla niteliksiz üniversite açıldı. Birçoğu dershanelerden daha kötü durumda. Bunlar sadece kötü bir akademik deneyim yaratmadı, ciddi anlamda da beyaz yakalı işsizliği yarattı. Anadolu üniversitelerinden mezun beyaz yakalıların çoğu ciddi ekonomik şiddet altında. Asgari ücrete iş bulabilmek için torpil arıyor, bulduğunda da kendini mutlu sayıyor. Ama işe başladığında başka roller ortaya çıkıyor. Üniversite mezunu olarak yerine getirmesi gereken toplumsal yükümlülükler var. Ona göre giyinme, ona göre yaşam, ona göre harcama… Bunların hiçbirini yapamıyor.

***

‘İşsizlikle mücadele önceliğimiz olacak’

»Siz de CHP çatısı altında yönetime talipsiniz. Şu anki en temel sorunları önümüze alalım. İktidara gelirseniz sorunlara nasıl çözümler vaat ediyorsunuz?
7 Haziran 2015 seçimi öncesi ilan edilen bildirgeden bu yana CHP’nin vaatleri önemli anlamda ekonomi çerçevesine oturmuş durumda. Sorunların en başında işsizlik geliyor. Son bildiriye baktığınız takdirde yine göreceksiniz ki hem ‘Merkez Türkiye’ projesi hem de bölgesel kalkınma projeleri üzerinden toplamda 4 milyonluk bir istihdam artışı hedefleniyor. Şu an Türkiye’deki resmi işsiz sayısı 3 buçuk milyon. Bu rakam aslında daha da büyük tabi. İşsizliği düşüremeyince işsizliğin ölçüm kriterlerini düşürdüler. Buna rağmen genç işsizliği yüzde 19. Genç kadınlarda yüzde 24. Birinci hedef işsizliği düşürmek. İkincisi sağlıklı bir büyüme önceliği var. Gelişmekte olan ülkelere baktığımızda toplamda yıllık 6,5 ortalama büyüme varken bizde 4,8. Bununla birlikte ekonomik ve toplumsal yaşamın sadece bugünün değil geleceğini kurmak ve kurtarmak açısından eğitim meselesi en önemli başlıklardan biri.

Çünkü AKP hükümetinin topluma verdiği en büyük zararlardan bir eğitim kalitesini düşürmek. Israrla imam hatip açma durumu söz konusu. Ama imam hatiplerin kontenjanına baktığımızda yüzde 69’unun boş olduğunu görüyoruz. Bu okullardan mezun çocukların sınavda matematik ortalaması 1,7 net. Dolayısıyla eğer AKP hükümetinden kurtulamazsak daha çok yoksul muhafazakâr ailelerin çocukları matematik bilmeyen, dil bilmeyen çocuklara dönüştürmüş olacaklar. Eğer bizim çocuklarımızın matematik ortalaması 1.7 net olarak kalırsa biz dünyaya ucuz işgücü yetiştirmekten başka hiçbir şey yapamayacağız.Dolayısıyla bunun bir an önce değişmesi lazım. Yine bildirgeye baktığınızda öğretmenlik mesleğinin itibarının yeniden artırılmasına, gelirlerinin yükseltilmesine kadar birçok detayı toplumun önüne sunmaya çalışıyor partimiz.

 

Kaynak: BirGün


https://www.birgun.net/haber-detay/chp-istanbul-milletvekili-adayi-aksoy-akp-li-kadinlar-partiden-uzaklasiyor-218136.html
http://www.mynet.com/haber/politika/chp-li-isim-paylasti-ak-partili-kadinlar-partiden-uzaklasiyor-4164974-1
http://t24.com.tr/haber/chpli-aksoy-hayat-pahaliligi-artiyor-akpli-kadinlar-hizla-partiden-uzaklasiyor,641979
https://www.gercekgundem.com/siyaset/18065/akpli-kadinlar-partiden-uzaklasiyor

Mesele Bilmekte Değil, Ahlaklı Olmakta Bütün Mesele

Türkiye’de araştırma sektörünün yakın bir tarihe kadar çok önemli bir sorunu vardı:“yeterince ciddiye alınmamak”. Ekonomik kriz çıktığında şirketlerin bütçeden ilk çıkardıkları kalem araştırma faaliyetleriydi. Çok net söyleyebiliriz ki, zaman içinde sektör, -başta pazar araştırması yapanlar- siyasi çalışan firmalar da dahil olmak üzere, rüştünü ispat etti ve hak ettiği önemi kazandı. Hatta siyasi araştırmalar yapan şirket yöneticilerinin “bizim işimizi o kadar abartmayın” mealinde demeçler vermeye başladığını bile söyleyebiliriz. Bugün geldiğimiz noktada bir çok büyük perakende şirketi haftalık araştırma yaptırırken, siyasi partiler de aylık araştırma yaptırır duruma geldi.

Siyasi araştırmalar ve Erdoğan etkisi

Araştırma alanında kamuoyunda daha çok siyasi araştırmalar yapan şirketler bilinir, ama sektörün %95’i pazar araştırmalarından oluşur; yani siyasi araştırmalar sadece %5’ine denk gelmektedir. İleride değineceğimiz üzere asıl problem de bu %5’lik pazar payıdır… Siyasi araştırmaların bu düzeyde öne çıkmasının iki önemli nedeni vardır. Bunlardan birincisi, siyasi araştırma sonuçlarının artık önemli oranda gerçek seçim sonuçları ile örtüşmekte olmasıdır. Araştırmacı için önemli olan, sonuçların, ilan ettiği hata payının içinde kalmasıdır. Rakamın birebir tutup tutmaması açısından, toplumda her ne kadar sayısal loto muamelesi gördüğü durumlar olsa da, %2 sapma sınırları içerisinde kalan her araştırma başarılıdır. Aksi halde birebir rakam çıkması için “tam sayım” gerekmektedir ki, zaten istatistik bunun mümkün olmaması nedeniyle vardır.

İkinci nedeni ise, maalesef kabul etmek gerekiyor ki, Recep Tayyip Erdoğan etkisidir. Erdoğan, Refah Partisi il başkanlığından bu yana sürekli kamuoyu yoklaması yaptırır. Siyasi hayatı boyunca o kadar çok kamuoyu araştırması yaptırmıştır ki, bana göre an itibariyle kurduğu her cümlenin toplumun hangi kesiminde ne tür bir etki yarattığını son derece iyi bilmektedir. Örneğin cumhurbaşkanlığı seçiminden birkaç gün önce “afedersiniz Ermeni dediler” cümlesini duyduğum an son birkaç puana ihtiyacı olduğunu anladım. Üzülerek belirtiyorum ki, ülkemizde bu cümlenin bir gecede getireceği %2 oy vardır ve Erdoğan bunu çok iyi bilmektedir.

Erdoğan ve araştırma konusunu, son iki örnek vererek tamamlayalım. Birkaç yıl önce bir ses kaydı yayınlanmıştı. Ses kaydında Erdoğan “Sayın Öcalan düşüncelerinin değil şu anda almış olduğu kellelerin hesabını veriyor” ifadesini kullandığı iddia ediliyordu. Akp’nin seçmeni içinde önemli bir orana sahip olan milliyetçi tabanda öfke uyandırdığını o ay yaptırdıkları araştırmada gören Erdoğan hızla parti teşkilatlarına bir genelge göndererek tüm teşkilatların hemen şehit ailelerini ziyaret etmeleri ve buna benzer milliyetçi siyaset üretmelerini istemişti. Bu sayede kısa süre içerisinde kaybettikleri oyu toparlamışlardı. Bir diğer örneğimiz ise Akp’nin kuruluş sürecine ait. Bu parti, kurulurken büyük bir araştırma yaptırılıyor ve toplumun öncelikleri dolayısıyla ülkeyi yönetenlerden beklentileri tespit ediliyor. Araştırma sonucunda ne çıkıyor biliyor musunuz? Birinci sırada “kalkınma” ve ikinci sırada “adalet”…Partinin adını hatırlatmaya gerek yok sanırım. Bilinçaltı karar süreçlerinde bu tür durumlar çok etkilidir. Farkında olmadan etkilenir insan. Bunu bilen profesyoneller banka tercihinde insanların parasının güvenilir bir yerde yani “garanti” altında olmasını istediklerini fark ederler ve bu nedenlede bazıları bankanın ismini “garanti” koyarlar…

Siyasi araştırmaların seçmen davranışına etkileri

Siyasi araştırmaların bir diğer önemi ise seçmen davranışlarında görülen faydalı oy ilkesidir. İktisadi bir deyimle seçmen, kıt kaynak olan “tek” oyu ile maksimum faydayı sağlamaya çalışır. Özellikle seçim barajı olan ülkelerde bu durum yüksek oranda görünür. Daha açık deyişle, örneğin sol seçmen sağa alternatif olabilecek en büyük sol partiyi arar. Amacı sağa karşı solu büyük tutmak ve birleştirmektir. Bu noktada kamuoyu araştırmalarına bakar. En iyi alternatifin kim olduğunu anlamaya çalışır ve büyük oranda ona eğilim gösterir. Tabii bunu yapan seçmenin herhangi bir sol fraksiyona angajmanı olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü benim de içerisinde bulunduğum bir grup seçmenin değişmez partisi vardır ve ondan başkasına oy vermez. Ama bu tür bir tercihi olmayanlar siyaseten karşı olduğu gruba en iyi alternatif olacak partiyi kamuoyu araştırmalarının sonucuna göre seçmektedir. Buna en ilginç örneklerden biri yakın tarihimizde merkez sağın çökmesi ile birlikte görece daha eğitimli bir tabanının rejim ve cumhuriyetin kazanımlarının kaybedilmesi endişesi ile bir sol partiye yani CHP’ye oy vermesidir.

Şimdi bu karar süreçlerini etkileyen araştırma şirketlerinin durumuna biraz bakalım. Yazının başlangıcında değindiğimiz üzere, çok küçük bir pazarda, alternatifsiz müşteriler ile çalışmak zorunda olmaları en büyük sorunları. Yaptıkları çalışmalar ve kazanmış oldukları etki alanına bakıldığında büyükmüş gibi algılanan bu şirketlerin neredeyse tamamı 3-4 tam zamanlı çalışana sahip. Bu nedenle en büyük sorunları ayakta kalmak ve elindeki alternatifi çok az olan müşteriyi kaçırmamak! Haliyle önemli bir kısmında yüksek oranda çalıştığı partinin isteyeceği sonuçları yayınlama baskısı oluşuyor. Bu durumdaki şirketler ise seçime son hafta kalaya kadar büyük müşterisinin istediği sonuçları yayınlayıp son hafta gerçekten elde ettiği sonuçları paylaşmak gibi bir ara formüle başvurmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla hem müşteri üzülmemiş oluyor, hem de seçim sonrasında “Şu tarihli araştırmamıza bakarsanız %xx kadar yanıldık yani başarılıyız” deme şansı elde ediyor. Özetle ülke siyasetinin samimiyet ve gerçeklerden uzak kurnazlıklar üzerine kurulu anlayışını yaşayanlardan biri de araştırma şirketleri oluyor.Tabii burada, çıkış noktası “sahibinin sesi” olmak olan ve bütün faaliyet stratejisini en başından bunun üzerine kuran şirketleri ayırmak gerekiyor. Onların ne olduğunu son seçimde 6 saat arayla iki başka demeç veren şirketten de yeterince anlıyoruz. Bunun, sadece meslek ayıbı olmakla kalmayıp insanlık ayıbı da olma noktasına gelmeye iyi bir örnek de olduğunu düşünüyorum.

7 Haziran’da araştırma şirketleri

Bu seçimde elle tutulur araştırma şirketilerinin birçoğu başarılı tahminler yaptı. Önemli oranda hata paylarının içerisinde yer aldılar. Hatta onların bu gerçekçi tahminlerini iyi okuyan seçmen, HDP’nin durumunun kritik olduğunu görüp son dakikada meclis aritmetiğini değiştirebilmek için yüklendi ve sonucu da aldı. Bu sonuç bir kez daha kamuoyu yoklamalarının neden ahlaklı yapılması gerektiğini gösterdi. Eğer şirketler sürekli HDP’yi 15-16 gibi uçuk oranlarda gösterseydi büyük ihtimal ile sol ve Erdoğan karşıtı olan seçmen HDP’ye bu düzeyde yüklenmeyecek, belki de HDP az bir farkla da olsa barajı geçemeyecekti. Bu durumda ise bugün ülkenin normalleşmesi yönünde sahip olduğumuz beklentin oluşmayacaktı.

Aklı ve bilimi merkezine alması gereken sosyal demokrat siyasetin, “bir de anket kandırmacası var” diye siyasi derinliği olmayan holding reklamcılarına kampanyalar yaptırmak yerine bu alandan en azından gerici partiler kadar faydalanması gerekmektedir. Aksi halde meslek ahlakına bağlı araştırmacılar partimizin sıkışıp kalacağı% 25 bandını her daim tahmin edecektir…

 

Kaynak: Sosyal Demokrat Dergi

Yeni Ekonomi Yeni Türkiye

Hepimizin bildiği üzere, Türkiye ekonomisinde yaşanan Kasım 2000 “likidite krizi” ve Şubat 2001 “döviz krizi”, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesindeki en önemli nedenlerdendir. Seçmen, üst üste yaşanan bu krizlerin de ardından, DSP özelinde solu cezalandırmış ve sözde “yeni” olarak siyasi arenaya giren AKP’yi tek başına iktidar yapmıştır. Bu süreci iyi okuyan AKP kadroları ise, her daim siyasi platformlarda din eksenli tartışmaları diri tutmuş olsalar da, seçmen desteğinin sürdürülebilir olmasının yalnızca ekonomi politikaları ile mümkün olduğunu görmüş ve bu doğrultuda hareket etmiştir. Bu nedenle Kemal Derviş tarafından 2001 krizi sonrası ilan edilen IMF eksenli istikrar programına dört elle sarılarak enflasyon ile mücadeleyi öncelikli olarak ele almış ve tek haneli rakamlara indirmeye çalışmışlardır. Enflasyonun tek haneli rakamlara düşmesiyle birlikte dünya ekonomisindeki likidite bolluğunun da etkisiyle faizlerin aşağı inmesi “daha çok tüketim” diyen bir Türkiye’nin yaratılmasında araç olmuştur. Gündelik yaşamda etrafımızdan da gözlemleyebileceğimiz üzere birçok yurttaşımız “yeni ev, yeni araba ve yeni teknolojik cihazlar” almaya başlamış ve bu dayanıklı mal tüketimlerinin önemli bir oranını borçlanma ile yapmıştır. Hatta bu alım çılgınlığı öyle bir noktaya gelmiştir ki, hükümet kredi kartlarına taksit sınırlaması önlemini almak zorunda kalmıştır. Bu yeni borçlanma ve tüketim alışkanlıkları ise yeni Türkiye ekonomisini ve yeni Türkiye’yi meydana getirmiştir.

 

hhÇok geriye gitmeden AKP’nin sözde “adalet ve kalkınma” ürettiği 2002 yılından 2013 yılına kadar ortaya çıkan tabloya birlikte göz atalım;

hhhProtestolu senet sayısı: 2002 yılında 498.000 iken 2013 yılında 1.091.000 adede yükselmiştir. Artış oranı %119’dur.

Protestolu senet tutarı: 2002 yılında 816 milyon TL iken 2013 yılında 7,494 Milyar TL’ye yükselmiştir. %818’lik artış oranı, toplumun nasıl bir ödenemeyen borç batağına girdiğini gözler önüne sermiştir.

Kanuni takibe girmiş tüketici kredisi tutarı: 2002 yılında bu rakam yalnızca 45 milyon TL iken 2013 yılında 1 milyar 766 milyon TL’ye yükselmiştir. Yüzdesel olarak artış oranı ise “tam %3.862’dir”.

Tüketici kredisi kullanan kişi sayısı: Özellikle herhangi bir yatırım amaçlı değil de doğrudan tüketim amaçlı kullanılan tüketici kredisi kullanan kişi sayısı 2002 yılında 1,3 milyon kişi iken bu rakam 2013 yılında 11,2 milyon kişiye yükselmiştir. Yine buradaki artış oranı %776’dır.Mevcut durum bireysel ekonominin dengeleyicisi olan tüketim/tasarruf eğilimlerinin daha doğrusu alışkanlıklarının büyük oranda saptığının, tüketmek için borçlanma kültürünün yükseldiğinin en önemli ispatıdır.

Tüketici kredileri toplam büyüklüğü: 2002 yılında 3,3 milyar TL iken 2013 yılında 181,7 milyar TL’ye yükselmiştir. Artış oranı ise % 5.380’dir. Borçluluk düzeyinin ulaştığı korkunç durum bir kez daha görülmektedir.

Tüketici kredisi stoku: 2002 yılında 2,8 milyar TL iken 2013 yılında 231,1 Milyar TL düzeyine ulaşmıştır. Artış oranı ise tam % 8.232’dir.

Hane halkı borçluluğu: Aşağıdaki tabloda hane halkının 2003’ten bu yana finansal varlıkları yani finansal sistem içindeki servetleri ile finansal yükümlülükleri yani borçları yer alıyor. 2003 yılında hane halkının 156 milyar liralık servetine karşılık 8 milyar liralık borcu bulunuyordu. 2013 sonunda 730 milyar liralık varlığa karşılık 371 milyar liralık borçları oluştu. Borcun varlığa oranı %5’ten %54’e çıktı. 10 kat artış kaydetti. Bu, çok kısa zamanda çok hızlı bir artışı ifade ediyor. Alınan bazı önlemlerin etkisiyle 2014 yılı ilk çeyrek sonunda borcun varlığa oranı %51’e geriledi. Ama hala yüksek seyrediyor. Yani hane halkı tüketiyor, ama bu tüketimi borçlanarak finanse ediyor. Borçluların oranı artınca faiz artışından, krizden ve “siyasi istikrarsızlıktan” o denli korkar hale geliyorlar.

Yukarıdaki rakamlardan da anlaşılacağı gibi, faiz indirimi konusunda AKP’nin, Merkez Bankası’nın bağımsızlığını tehlikeye atacak ve dolayısıyla Türkiye’nin uluslararası ekonomik kredibilitesini düşürecek “tehlikeli” müdahaleler yapmasının arkasındaki en önemli neden, bu borçla yaşayan insanımızın borçlanma maliyetini düşük tutarak tüketebilmesini sağlamaktır.
Tüketim merkezli yeni Türkiye’nin ekonomi eksenli karar alma süreçlerine dair bir diğer örnek için aşağıdaki tabloyu inceleyelim.

Krizden sonra ekonomi o kadar küçülüyor ki sonrasında yaşanan normalleşme önemli bir büyüme gibi görünüyor ve buna ekonomide “baz etkisi” deniyor. 2002 yılındaki %8’lik büyüme tam olarak böyle bir sonuç. Sonrasında, dikkat edilecek olursa, büyümenin olduğu yıllar ile AKP’nin oy oranındaki artışlar şimdinin moda deyimi ile “paralel”lik gösteriyor. Oylardaki azalma ise % -4,5 büyümenin -yani küçülmenin- olduğu 2009 yılında ve görece düşük bir büyümenin olduğu (%4) 2014 yerel seçimlerinde görülüyor. Anlaşıldığı üzere makro ekonomik göstergelerin bir miktar daha ikinci plana atıldığı yerel seçimlerde bile seçmen affetmiyor ve “ekonomi kötüyse senden vazgeçerim” diyor!

Son olarak sözümüz sabah akşam CHP’ye, “Daha fazla sağa kay, kadrolarında daha muhafazakar isimler bulundur” diyen ve bu akıllarını kendilerine saklaması gerekenlere: AKP’nin oylarında en çok düşüşün yaşandığı 2009 yılında bu düşüşün nedeni Erdoğan ve ekibinin o yıl daha az “gerici” olması mıdır, yoksa “ekonomik göstergeler” midir? Ekonomi dip yapsa da sizce AKP “pik yapmaya” devam eder mi?

 

Kaynak: Sosyal Demokrat Dergi

Çalıyor ama Çalışıyor!

En son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: Genetiğiyle oynanmış, değerlerini unutmuş, ahlaksızlığı eğer başarı getiriyorsa baş tacı yapmış, mayası bozulmuş bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Bozulma; yukarıdan aşağıya, siyasetin en tepesinden en sade vatandaşa, iliklerimize kadar işlemekte. Elbette her dönem, özellikle siyasilerin başrolde, içinde ve parçası olduğu yolsuzluk olayları yaşandı. Ama 1980 askeri darbesinden sonraki ilk sivil hükümet olarak iktidara gelen Anavatan Partisi (ANAP) iktidarında şahit olduklarımızı özel bir değerlendirmeye tabi tutmalıyız. Çünkü uzun süren ANAP iktidarının etkileri kalıcı oldu. Değiştik, başkalaştık.

ANAP zihniyetinin tahribatı

Bireyciliğin, köşe dönmeciliğin, sosyal hayatın her alanında geçer akçe olduğu Özallı yıllar, aynı zamanda , “Bal tutan parmağını yalar” yıllarıdır. Devletin baş döndürücü bir hızla yağmalandığı, bu yağmanın toplumsal geleceğimize hastalıklı bir gelenek inşa ettiği “Çağ atlayan Türkiye” yıllarıdır. Siyasetin ticaretiyle, ticaretin aç gözlü, kural tanımaz, “kar merkezli” yüzüyle tanıştığımız yıllardır. Gemisini kurtaran kaptandır… Babana bile güvenmeyeceksindir… Su akarken testini dolduracaksındır… Memursan işini bileceksindir… Ülkeyi kurtarmak sana mı kalmıştır…

Dört eğilimli ANAP yılları, devlet memurundan, Başbakan’a kadar, devletin her kademesinde görev yapanların çalmasını normalleştirmiş, sıradanlaştırmış ve kanıksatmıştır. İşte bu nedenle yolsuzluklar, bir iktidarın sonunu getirmek şöyle dursun, bazen de üstüne gidenleri yerle yeksan eden gelişmeler yaşanmasına neden olmuştur.

Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP), bugün bile sosyal demokratların önüne konan İSKİ skandalıyla büyük yara almış, adı bazı köşe yazarlarınca Sosyal Hırsızlar Partisi olarak anılır olmuştu. SHP’nin daha sonra girmiş olduğu seçimlerdeki oy kaybı ve başarısızlığında İSKİ skandalının fazlasıyla etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nurettin Sözen, 1989’da, kimsenin hatta belki kendisinin bile beklemediği bir seçim başarısıyla Bedrettin Dalan’dan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını devraldığında, İSKİ’nin başına getirdiği Ergun Göknel ilerleyen yıllarda ihaleye fesat karıştırmak, rüşvet, evrakta sahtecilik gibi birçok suçtan yargılandı ve ceza aldı. İçişleri Bakanı’nı bizzat arayarak soruşturmanın derinleştirilmesini isteyen, Ergun Göknel aleyhine tanıklık yapan ve kendisi de bu davada yargılanarak beraat eden Nurettin Sözen, hakkındaki linç kampanyası nedeniyle bir sonraki dönem aday olmadı.

Onun aday olmadığı o seçimlerde basının büyük destek verdiği ANAP’tan İlhan Kesici, SHP’den Zülfü Livaneli ile yarışır gibi görünürken parçalanan oylar aradan Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan’ın sıyrılmasına neden oldu. Böylece İSKİ skandalı, sadece sosyal demokratların değil ülkenin geleceğini de etkilemiş oldu. Oysa ki Sözen tek bir olumsuz yargı kararının, cezanın tarafı değildi ve bir sonraki seçimi de alabilecek gücü vardı!

Çalanı bırakıp “çalma” diyene yüklenme alışkanlığı

ANASOL-D Hükümeti olarak da bilinen 3. Mesut Yılmaz hükümeti (1997-1999) CHP’nin verdiği gensoruyla düştü. Türkbank ihalesinde yapılan yolsuzluklar bağlamında, bizzat bakanların ve Başbakan’ın kirli ilişkilerin merkezinde olduğu alenen ortadaydı. Buna rağmen suçlular aynı zamanda güçlüydü, ar damarları çatlamıştı. ANAP Başkanlık Divanı bir açıklama yaparak 1000 ilçe ve 80 il örgütünün binalarına asılacak dev pankartlar hazırladıklarını duyurdu. Pankartlarda “ Gözünüz aydın çeteler Baykal hükümeti düşürdü” yazıyordu!
Türkbank ihalesinde yaşanan rezillikler orta yerde dururken, çalana değil de çalmaya karşı çıkana karşı büyük bir kampanya başlatıldı. Baykal ve partisi CHP, istikrarı bozmuştu. Ekonomimiz sarsılacak, ülke koalisyon hükümetlerine mahkum olacaktı. Sorumlu Baykal’dı. Bu kampanya beklenen sonucu verdi. 1999 seçimlerinde CHP barajın altında kalarak, Meclise giremedi. CHP’nin bileti çok önceden kesilmişti. Türkbank yolsuzluğunu görmezden gelse, bu kez de “Bu nasıl bir sosyal demokrat parti, yolsuzluğa ses çıkarmıyor, göz yumuyor” çığlıkları yükselecekti.

Büyük ve başarılı bir mühendislikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na getirilen Tayyip Erdoğan, sonrasında yine iyi bir planlamayla Başbakan yapıldı. Üstelik bürokratının yaptığı yolsuzluğu açığa çıkaran ve hakkında tek bir mahkumiyet kararı olmayan, aklanan Nurettin Sözen sonrasının Belediye Başkanlığı getirdi kendisini bu noktaya…

Şimdilerde kendisine kadar uzanan, dört bakanını kurban verdiği bir yolsuzluk operasyonuyla sarsılıyor. Bu sarsılma yıkılmaya yol açar mı bilinmez. Çünkü bu ülkede çalan ama çalışanların makbul olduğunu “o” da biliyor! Çalıştığını göstermek için çaba harcıyor. Kendisine hırsız diyene, yaptığı duble yolları anlatıyor. Her demokratik eleştiriyi “sizden öğrenecek değiliz” diye göğüslüyor. Belki de haklı! Tamamen çökertildikten sonra kadrolarını bünyesine kattığı, seçmenlerini kaptığı merkez sağın, devletin içini boşaltma deneyimlerinden yararlanıyor.

Yolsuzluğu, biz sosyal demokratlardan öğrenecek değil ya!

 

Kaynak: Sosyal Demokrat Dergi

Emeğin sömürüsü ve muhafazakâr toplum

Türkiye’nin ekonomi politiği tartışmaları çerçevesinde, İslami burjuvazi başlığının açılması kritik bir önceliğe sahiptir. Politik olarak muhafazakârlaşmanın ve ekonomik olarak İslami sermayenin yükselişi sınıf mücadelesinin imgelenmesinde alegorik bir önem taşımaktadır. Türkiye toplumunun muhafazakârlaşması ile emek sömürüsünün artması arasındaki ilişki birbirinden bağımsız olarak ele alınması mümkün olmayan iki farklı gelişme değildir. Aksine birbirini besleyen rasyonel bir ortaklık olarak karşımıza çıkmaktadır. İslami-muhafazakâr değerlerin neoliberal ekonomi politikaları çerçevesinde “yeniden icat edildiğini” iddia etmek, mevcut gelişmelere bakıldığında zor olmayacaktır. Emek – Sermaye ilişkisini dinsel söylemlerle İslam retoriği içerisinde tartışmaya çalışanların karşısına inatla, emeğin toplumsal değerini gündeme koymamız gerekmektedir.

Hâkim İslamcı – neoliberal sistemde, toplumsal eşitsizliklerin yasallaştırılması ve sömürünün kişiselleştirilerek ‘sömürenin ahlaki yetersizliğine’ bağlanması işçi düşmanlığının ideolojik ve fikirsel zeminini oluşturmaktadır. Daha da ötesi, sınıf farklılıklarını törpülemek adı altında; yardım paketleri, bağışlar, zekât vs gibi İslami kodlar, mevcut sistemin devamlılığını sağlayan muhafazakâr ideolojinin politik enstrümanı olarak işlemektedir. Bu enstrüman, dini vecibe ve ahlak görüntüsüyle, neoliberal sistemin açıklarını kapatmak üzere işleyen bir mekanizma halindedir.

Nitekim, siyasal İslam’ın neoliberalizme adım adım entegre oluş sürecine ve işçi düşmanlığının her aşamasına tanıklık ettik. Tersanelerde ve madenlerde iş cinayetleri, taşeronunun her köşeye yayılması belli başlı örnekler olarak gösterilebilir. Son olarak mayıs ayında; işçilerin özel istihdam büroları aracılığıyla kölelik koşullarında kiralanmasının önünü açmak üzere İş Kanunu ve Türkiye İş Kurumu Kanunu’nda değişiklik yapan yasa Meclis’te kabul edildi. Bu değişiklikle, iş arayanların özel istihdam bürosu adı altında “resmi amele pazarlarına” başvurmaları, patronların da bu bürolar aracılığıyla modern köleler kiralaması amaçlanıyor.

İktidar, kiralık kölelik modelini uygulamaya koymak için, “güvenceli esneklik’ten, işsizliğin minimum seviyelere indirileceğinden, kadın istihdamının artacağından bahsederek yoğun bir propaganda süreci yürüttü. Kadınlara “3 yetmez, 5 çocuk” tavsiyeleri veren iktidar, bir yandan onların yeni ucuz işgücü olacak köle adayları doğurmalarını öğütlüyor, bir yandan da gelecek nesillerin çalışma kampı standartlarında istihdam edilip; şükrederek, ucuz işgücü olarak sömürülmelerini istiyor.

Flexicurity kavramından devşirilen “güvenceli esneklik” tam çeviri karşılığıyla “esnek güvence”dir. Bu kavram yerine kulağa daha hoş gelen “güvenceli esneklik” kabul ediliyor. “Kiralık işçilik” ve “güvence” kavramlarının aynı cümle içerisinde yan yana kullanılması ancak absürd bir paradoks olabilir. Kıdem tazminatında esnek güvence, emeklilik hakkında esnek güvence, işçi örgütlenmelerinde esnek güvence şeklinde yorumlanması daha doğru olacaktır.

Kiralık işçilik uygulaması ile işgücü piyasasında karşımıza çıkan en önemli sorunların başında çalışanların ücretini alamaması riski gelmektedir. Yalnızca iki yüz asgari ücret tutarında teminatla kurulabilen Özel İstihdam Büroları’nın iflas etmesi durumunda, işçi alacaklarının içeride kalması riski söz konusudur. Bu durumda, iki yüz asgari ücret tutarının neye yeteceğini sorgulamak en doğal hakkımızdır.

Sadece çalıştıkları süre boyunca primleri ödenecek olan işçilerin emekli olması da ciddi ölçüde zorlaşacaktır. Eğer mucizeyi gerçekleştirip; emekliliğe yetecek kadar süre çalışabilen kiralık işçiler, düşük gün ve prim rakamları yüzünden açlık sınırında bir emeklilik geliriyle hayatlarını idame ettirmek zorunda kalacaktır. Ayrıca, kiralık işçilerin çalışmadığı dönemde aile fertlerinin sigorta ve sağlık hizmetlerinden faydalanmasında ciddi sorunlar ortaya çıkacaktır.

Bir diğer sorun da, düzenli olarak çalışamayacak olan kiralık işçilerin işsizlik sigortası hakkının gasp edilmesi olacaktır. Belirli periyodik aralıklarla, farklı kurumlarda istihdam edilecek işçilerin böylelikle kıdem tazminatı hakkı da yasa ile ellerinden alınmaktadır. Kiralık işçilerin kâğıt üzerinde sendikaya katılma hakkı olsa da, işçilerin bu şartlar altında örgütlenmesi neredeyse imkânsızdır. Kiralık kölelik sistemiyle, güvencesiz, örgütsüz ve sınıf bilinci olmayan bir işçi yığını oluşturmak amaçlanmaktadır.

İktidarın, piyasa yanlısı çalışma şartlarının devamlılığını sürdürme noktasında sermayeye bir emniyet subabı olarak İslami söylemler devreye girmektedir. Yani “ bağımlı sınıfların rızasını da içeren bir hegemonya projesinin” inşası. Yasin Durak Emeğin Tevekkülü kitabında, Konya’da “İşçilerin egemen sınıflara tabiyeti” projesinin hayata geçirilmesinde İslam’ın nasıl kullanıldığını araştırmaktadır. Emeğin tevekkülünden referans ile; sabır, kader ve tevekkül… “Hepsinden önce sabredeceksin… Sınavdır bu dünya. Hepsi Allah’tandır. Patron zenginlikle sınanıyor; benim sınavım da fakirlik.”

İktidarın, görev başında olduğu süre boyunca ekonomi ve sosyal politikalarında neoliberal uygulamalara karşı bağımlılığı her geçen gün daha fazla artmaktadır. Piyasa ve sermaye yanlısı olduğunu defalarca dile getiren iktidar, emekçilerin çıkarlarıyla çatışan bir uygulama içerisinde olduğu su götürmez bir gerçektir. Hatta mevcut şartların çıplaklığı, 12 Eylül’de “Şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz.” diyen Halit Narin kadar ortadadır.

Türkiye toplumunun ve işçi sınıfının belleğinde yer alan, 15-16 Haziran’ı, Tekel direnişini, unutmamak gerekmektedir. Neoliberal ve siyasal İslamcı, işçi düşmanı politikalara karşı, Türkiye işçi sınıfının direnme gücünü diri tutmak ve emekten yana rasyonel politikalar üretmek belki bugün hiç olmadığı kadar ihtiyacımız olan şeydir. Aynı zamanda emekten yana cephe alan herkesin tarihsel bir zorunluluğudur.

Yenikapı ruhu heyulası ve Türkiye’de yeni totalitarizm

15 Temmuz öncesinde köşeye sıkışmış, belki de gardı inmek üzere olan Erdoğan için, Yenikapı ruhu yeni bir manevra alanı yarattı. Bunun yanı sıra ulusal ve uluslararası meşruiyet alanı kazanmasında ciddi bir zemin oluşturdu.

Olağanüstü siyasi koşullar, Türkiye siyaseti için rutin hâline dönüşmüş ve daha da korkuncu siyasi krizlere karşı bağımlı bir ruh hali toplum içerisinde hastalıklı bir yapıya dönüşmüştür. Türkiye siyasetinin olağanüstü yapısını yalnızca 15 Temmuz sürecinin yaratmış olduğu bir dalga olarak değerlendirmek hatalı olacaktır. Fakat 15 Temmuz sonrası gerek polisiye anlamda, gerekse siyasi dinamiklerin geleneksel tutumlarının dışında hareket etmeleri, tümüyle mevcut koşullarda yaşadığımız OHAL durumunu temsil edebilir.

7 Ağustos Yenikapı Mitingi belki de Türkiye siyasetinde yeni bir kırılmanın ilk adımıydı. Yenikapı Mitingi, AKP iktidarının bugüne kadar çatışma ve gerilim üzerinden yürüttüğü siyasi çalışma ve propaganda alanının dışında, yeni bir söylem pratiği sergilendiği bir zemin olarak değerlendirilebilir. Bu dönüşümün arkasındaki motivasyonu doğru okumak, Türkiye’nin siyasi geleceği açısından hayati bir önem arz etmektedir.

Yenikapı Mitingi’nde ve sonrasında medya aracılığıyla verilen mesajların özünde yatan: Darbe destekçiliği ya da AKP hükümetinin yanında olmak gerekliliği arasındaki seçeneksizlikti. Darbe karşıtlığı ve AKP Türkiye’si arasında bir zorunluluk ilişkisi olduğu imajı, Yenikapı Mitingi sonrası ortaya çıkmıştır. Hatta Yenikapı Mitingi örgütlenmesi sürecinden itibaren, muhalefet partileriyle birlik olmak ve aynı fotoğrafta yer alma arzusunun altında yatan motivasyonun da doğru okunması gerekmektedir.

15 Temmuz öncesinde köşeye sıkışmış, belki de gardı inmek üzere olan Erdoğan için, Yenikapı ruhu yeni bir manevra alanı yarattı. Bunun yanı sıra ulusal ve uluslararası meşruiyet alanı kazanmasında ciddi bir zemin oluşturdu. Kürt siyasetini alan dışında bırakarak, tepki milliyetçiliği çatısında yeni bir cephe imajı yaratıldı.

Yenikapı’da konuşan siyasi parti liderlerini referans alarak; Türkiye’nin %87’lik bir oranının kürsüde temsil edildiğini söylemek pek doğru bir yorum olmayacaktır. Her ne kadar deplasman mitingi yapan parti liderlerini yalnız bırakmamak adına o alanda bulunan partililer olsa da, ciddi eleştiriler üreten, meydanda kendisine yer bulamayan veya o meydanda durmayı kendisine yakıştıramayan milyonların varlığını göz ardı edemeyiz.

HDP’nin Yenikapı Mitingi’nde çağrılmaması kolayca geçiştirilebilecek bir konu değildir. Aksine AKP’nin milli birlik söylemini çürütecek en somut deliller arasındadır. Peki, Erdoğan, seçilmiş temsilcileri dışlayarak, milli birliğin örülemeyeceğinin farkında değil miydi? Elbette farkında, fakat toplumsal uzlaşı ve gerilimin azaltılması gibi bir siyasi argümanı zaten bulunmuyor. Bu noktada Yenikapı ruhuyla çağrılan şey kendisini gösteriyor. Bu ruh bir geçiş dönemidir. Bu hamleler Türkiye siyasetinde yeni bir kırılma noktasının dönüm noktasıdır. AKP’nin otoriter bir rejimden totaliter bir rejime geçiş evresinde Erdoğan’a nefes aldıran bir aradır. Toplumsal uzlaşı temalı bu havanın sürdürülebilirliği Erdoğan liderliğinde zaten gerçekleştirilemezdi. En büyük siyasi başarısı toplumsal gerilimi yönetebilmesi olan Erdoğan’ın, demokratik bir biçimde yönetimde kalabilmesi mümkün değildir. Her köşeye sıkıştığında, yapılan politik hataların bedelini ödeyecek bir düşmanın bulunması, Erdoğan iktidarının hayat damarıdır. Birlik ve dayanışma mesajlarının ertesi gününde tekrar Gezi Parkı’nın ve idam tartışmalarının gündeme gelmesinin başka nasıl bir açıklaması olabilir?

7 Haziran seçimlerini anımsayalım. Daha doğrusu AKP’nin CHP’yi göstermelik koalisyon görüşmelerinde düşürdüğü tuzağı anımsayalım. Tarihinde ilk defa seçim yenilgisi almış, köşeye sıkışmış AKP, yine “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” şeklinde başlayan cümleler kurmaya başlamış, erken seçim kararı alınmasına rağmen yasal süre gereği CHP’yi masaya çağırmıştı. Seçmenin gözünde fedakârlıkta bulunmayan parti olarak CHP gösterilmiş ve bu noktada kamuoyu üzerinde başarılı bir siyasi kampanya yürütülmüştü.

“Milli birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” mottosu Yenikapı Ruhu adı altında yeniden totaliter bir rejimin ana söylemi olarak kamuoyuna sunulmaktadır. Kanun Hükmünde Kararnameler ile evrensel hukuka aykırı uygulamalarla (masumiyet karinesinin hiçe sayılması, işkence ve kötü muamele, müsadereye varan mülkiyet hakkı ihlalleri vb.) yok edilen muhalefet bir tarafta dururken, merkez medya tarafından “Yeni Kapı Ruhuna Zarar Vermeyin” propagandası, CHP’nin politik alanını daraltmaktadır. Yenikapı’da CHP’nin düştüğü tuzak, kamuoyunda yeni bir muhalefetin örgütlenmesi zorunluluğunu sekteye uğratmaktadır.

AKP’nin yeni politik manevraları, devleti oluşturan bireylerin her türlü varoluş alanını belirleme yetkisini elde etmeye yönelik hamlelerdir. Otokratik bir yönetim sergilendiği tartışmalarının ortasında, Yenikapı ruhu adıyla kendi meşruiyetini ve kabul edilebilirliği üzerine kredi kazanma çabaları, otokratik yönetimin totaliter bir rejime dönüşme sinyallerini vermektedir. AKP’nin ütopyacı gelecek vaatlerinin (Yeni Osmanlıcı söylemler, Sünni İslamın liderliği vb.) ve sona ermeyecek bir egemenlik anlayışı iddiasıyla geliştirdiği ideolojik tutum içerisinde olduğu, kamuoyuna verilen mesajlardan anlaşılmaktadır. Bürokratik koordinasyon ve ekonominin merkezileşmesi süreci 15 Temmuz sonrası giderek hızlanmıştır. Her türlü muhalif tepkiyi terör sistemi içerisinde itibarsızlaştırarak; fiili ve psişik anlamda terör sistemi inşası durumu söz konusudur.

Mevcut şartlar ele alındığında, ekonomi, dış politika, hukuk, sosyal yaşam ve hatta muhalefetin tepki vermesi gereken sinir uçlarına dahi söz söyleme yetkisi bulunan iktidar; otoriter bir yönetimden totaliter bir rejim kurma evresine girmiş bulunmaktadır. Totalitarizme direnişin ana gövdesini laik orta sınıflarla Kürt demokratik hareketinin ve tüm sol unsurların oluşturacağı bir cephe oluşturmalıdır. CHP sığ milliyetçilik eksenli bir politikaya kendini kaptırırsa totalitarizmin daha ileri aşamasında sıranın kendine geleceğini görecektir. Adorno der ki “Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar”, gelinen tarihsel uğrakta Türkiye’de siyaset de itaatsiz olana hiç olmadığı kadar ihtiyaç duymaktadır.

 

Kaynak: BirGün

İktidar Medyayı Neden Kontrol Etmek İster?

Foucault’a göre ideoloji ve söylem birlikte ele alınması gereken kavramlardır. Kabaca ifade edecek olursak, söylem ideolojinin dile getirilmesinde, aktarılmasında rol oynamaktadır. Yani ideolojinin yeniden üretim sürecinde ve toplumsal hayatta ifade edilmesinde etkin bir rol üstlenmektedir. Söylem konsepti, dilin işlevsel halidir. Bu yüzden söylem, yalnızca dil ile sınırılandırılmamaktadır. Söylem, bütün etkenleri ve değişkenleriyle iletişim sürecinin tamamını içeren oppozisyonel bir olgudur. Dil ise düşünceyi ve ideolojiyi taşıyan temel bir araç olarak değerlendirilmektedir. Foucault, dili ideolojik bir olgu olarak ele almaktadır. Yani “dil ideolojik bir araçtır.”

Medya ve dil arasındaki iç içe geçmiş ilişki, medyayı ideolojik bir araç haline getirmektedir. İktidar sahibi güç, kontrol altında tuttuğu kamuoyunun belli bir kısmının rızasını kazanma sürecinde, ideolojisinin ve kültürel argümanlarının yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Devletin krizler ve toplumsal tepkiler karşısında gücünün devamlılığını sağlayabilmek için ve aynı zamanda sürdürülebilirliğin toplumsal anlamda kabul görmesi için hegemonya kurabilmesi çok önemli bir noktadır. Antonio Gramsci, ideolojik hegemonya kuramında, iktidar sahibi güçlerin, kendi ideolojilerini, felsefelerini, hakim oldukları kültürün etik değerlerini yaymak, sahip olduğu statükonun devamlılığını sağlamak ve güçlerindirmek için kitle iletişim araçlarını kullandıklarını vurgulamaktadır. Medya mesajların içeriği, hedef kitleyi oluşturan bireylerin inanç, değer, duygu, biliş, tutum ve davranışları üzerinde değişikliklere neden olmaktadır. Tutum değişimi, davranış değişikliklerine, inançlar ve bilişlerdeki değişiklikler de tutum değişimine yol açmaktadır. Bu değişiklikler, medyayı takip etme yoğunluğu ile doğru orantılı olarak değişmektedir.Egemen gücü ve iktidarı elinde bulunduranlar, ideolojinin baskı altına aldığı kitlelerin rızasını kazanırken aynı zamanda bu ideolojinin kültürel kurumlarda ve ürünlerde yeniden üretilmesini sağlamaktadır. Althusser’in ifade ettiği gibi, üretimin yapıldığı tüm aygıtlar, devlet tarafından örgütlenmiş bir yapıya sahip olsun veya olmasın, Devletin İdeolojik Aygıtlarıdır (DİA). Bu ideolojik aygıtların belki de en önemli olanı medyadır. Devlet erkine sahip olan gücün, ideolojik hegemonyasını kurmasının ve devamlılığını sağlanmasının araçlarından birisi olan medya, toplumun değişken olan dinamik yapısına uygun olarak ideolojik yeniden üretimini gerçekleştirmesi ve ideolojiyi toplumu oluşturan bireylere ulaştırıp; onların bu düşünceleri sahiplenmesini sağlayarak, ideolojik hakimiyeti ve denetimi sağlar.

Gramsci’nin hegemonya konsepti ve Althusser’ın DİA kavramları üzerinden bir medya okuması gerçekleştirdiğimizde, İktidar organizasyonunun neden medyayı kontrol altında tutmak istediği sorusuna net bir yanıt bulabilmekteyiz. Yani, ideolojik hegemonya kuramında iktidarı elinde bulunduran güçler, sahip olduğu sınıfsal ve kültürel değerler statükosunu korumak ve güçlendirmek için en belirgin kanal olarak kitle iletişim araçlarını kullanırlar. Bu noktada, medya aracılığı ile toplumsal ikna rolünü oynayarak; kitlelerin gerçeklik algınısı etkileyebilir. Kitleler farkında olmadıkları bu hegemonik gücün etkisi altında kararlar alabilirler. Medyanın bu yöndeki gücü ve yetkisi, kitlelere kolay yoldan hızlı bir şekilde ulaşılabilme başarısından kaynaklanmaktadır.

Bu ideolojik uygulamanın özünde medyanın seçme özgürlüğü sanrısı yatmaktadır. Bu sanrı, kitlelerin medya karşısında, özgürce takip etme veya etmeme kararı vermesi motivasyonu ile şekillenmektedir. Fakat, kitleye sunulan seçenekler arasından bir seçim yapma özgürlük alanı verilmektedir. Ayrıca Althusser’in değindiği gibi, devlet tarafından örgütlensin veya örgütlenmesin medya “devletin ideolojik aygıtı” dır. Bu noktada, enformasyon akışı, iktidar tarafından kontrol edilmektedir veya etki altına alınmaktadır. İktidar ve medya ortaklığında şüphe götürmeyen çıkar ilişkisi söz konusudur. Bunun da ötesinde maddi güç ile beraber medya da iktidar içerisinde yerini almaktadır.

Medyanın iktidar ile ilişkisini ele alan Peter Golding ve Graham Murdock ideolojik olarak medyanın hakimiyetini şu şekilde değerlendirmektedir: Medya çıktısının ham materyalleri, halkın tüketimine sunulma sürecinde, kültürel birer ürün haline dönüştürülmek zorundadır. Yani, diziler, haberler, belgesel programları, vs. belirli anlamların oluşturulduğu kültürel formlara dönüştürülmek zorundadırlar. Bundan dolayı, medya ürünleri toplumun ve medyanın kendi içindeki yaratıcı ilişkilerin doğası ile medya örgütleri, diğer kurumsal alanlar ve toplumsal süreçler arasındaki ilişkiler hakkında kodlanmış mesajlardan oluşur. Bu sebeple, medya ürünlerinin analizi temel olarak, biçimin içine yerleştirilmiş olan çeşitli düzeylerdeki toplumsal ve ideolojik ilişkileri açığa çıkarma girişimi olan kod açma eylemdir. Yani topluma enformasyon akışını sağlayan kanalların hepsi toplumun bilincini yeniden şekillendirmek ve kontrol altına almak amacıyla gönderilen mesajlardan meydana gelmektedir.