Loading....

Emeğin sömürüsü ve muhafazakâr toplum

Emeğin sömürüsü ve muhafazakâr toplum

Türkiye’nin ekonomi politiği tartışmaları çerçevesinde, İslami burjuvazi başlığının açılması kritik bir önceliğe sahiptir. Politik olarak muhafazakârlaşmanın ve ekonomik olarak İslami sermayenin yükselişi sınıf mücadelesinin imgelenmesinde alegorik bir önem taşımaktadır. Türkiye toplumunun muhafazakârlaşması ile emek sömürüsünün artması arasındaki ilişki birbirinden bağımsız olarak ele alınması mümkün olmayan iki farklı gelişme değildir. Aksine birbirini besleyen rasyonel bir ortaklık olarak karşımıza çıkmaktadır. İslami-muhafazakâr değerlerin neoliberal ekonomi politikaları çerçevesinde “yeniden icat edildiğini” iddia etmek, mevcut gelişmelere bakıldığında zor olmayacaktır. Emek – Sermaye ilişkisini dinsel söylemlerle İslam retoriği içerisinde tartışmaya çalışanların karşısına inatla, emeğin toplumsal değerini gündeme koymamız gerekmektedir.

Hâkim İslamcı – neoliberal sistemde, toplumsal eşitsizliklerin yasallaştırılması ve sömürünün kişiselleştirilerek ‘sömürenin ahlaki yetersizliğine’ bağlanması işçi düşmanlığının ideolojik ve fikirsel zeminini oluşturmaktadır. Daha da ötesi, sınıf farklılıklarını törpülemek adı altında; yardım paketleri, bağışlar, zekât vs gibi İslami kodlar, mevcut sistemin devamlılığını sağlayan muhafazakâr ideolojinin politik enstrümanı olarak işlemektedir. Bu enstrüman, dini vecibe ve ahlak görüntüsüyle, neoliberal sistemin açıklarını kapatmak üzere işleyen bir mekanizma halindedir.

Nitekim, siyasal İslam’ın neoliberalizme adım adım entegre oluş sürecine ve işçi düşmanlığının her aşamasına tanıklık ettik. Tersanelerde ve madenlerde iş cinayetleri, taşeronunun her köşeye yayılması belli başlı örnekler olarak gösterilebilir. Son olarak mayıs ayında; işçilerin özel istihdam büroları aracılığıyla kölelik koşullarında kiralanmasının önünü açmak üzere İş Kanunu ve Türkiye İş Kurumu Kanunu’nda değişiklik yapan yasa Meclis’te kabul edildi. Bu değişiklikle, iş arayanların özel istihdam bürosu adı altında “resmi amele pazarlarına” başvurmaları, patronların da bu bürolar aracılığıyla modern köleler kiralaması amaçlanıyor.

İktidar, kiralık kölelik modelini uygulamaya koymak için, “güvenceli esneklik’ten, işsizliğin minimum seviyelere indirileceğinden, kadın istihdamının artacağından bahsederek yoğun bir propaganda süreci yürüttü. Kadınlara “3 yetmez, 5 çocuk” tavsiyeleri veren iktidar, bir yandan onların yeni ucuz işgücü olacak köle adayları doğurmalarını öğütlüyor, bir yandan da gelecek nesillerin çalışma kampı standartlarında istihdam edilip; şükrederek, ucuz işgücü olarak sömürülmelerini istiyor.

Flexicurity kavramından devşirilen “güvenceli esneklik” tam çeviri karşılığıyla “esnek güvence”dir. Bu kavram yerine kulağa daha hoş gelen “güvenceli esneklik” kabul ediliyor. “Kiralık işçilik” ve “güvence” kavramlarının aynı cümle içerisinde yan yana kullanılması ancak absürd bir paradoks olabilir. Kıdem tazminatında esnek güvence, emeklilik hakkında esnek güvence, işçi örgütlenmelerinde esnek güvence şeklinde yorumlanması daha doğru olacaktır.

Kiralık işçilik uygulaması ile işgücü piyasasında karşımıza çıkan en önemli sorunların başında çalışanların ücretini alamaması riski gelmektedir. Yalnızca iki yüz asgari ücret tutarında teminatla kurulabilen Özel İstihdam Büroları’nın iflas etmesi durumunda, işçi alacaklarının içeride kalması riski söz konusudur. Bu durumda, iki yüz asgari ücret tutarının neye yeteceğini sorgulamak en doğal hakkımızdır.

Sadece çalıştıkları süre boyunca primleri ödenecek olan işçilerin emekli olması da ciddi ölçüde zorlaşacaktır. Eğer mucizeyi gerçekleştirip; emekliliğe yetecek kadar süre çalışabilen kiralık işçiler, düşük gün ve prim rakamları yüzünden açlık sınırında bir emeklilik geliriyle hayatlarını idame ettirmek zorunda kalacaktır. Ayrıca, kiralık işçilerin çalışmadığı dönemde aile fertlerinin sigorta ve sağlık hizmetlerinden faydalanmasında ciddi sorunlar ortaya çıkacaktır.

Bir diğer sorun da, düzenli olarak çalışamayacak olan kiralık işçilerin işsizlik sigortası hakkının gasp edilmesi olacaktır. Belirli periyodik aralıklarla, farklı kurumlarda istihdam edilecek işçilerin böylelikle kıdem tazminatı hakkı da yasa ile ellerinden alınmaktadır. Kiralık işçilerin kâğıt üzerinde sendikaya katılma hakkı olsa da, işçilerin bu şartlar altında örgütlenmesi neredeyse imkânsızdır. Kiralık kölelik sistemiyle, güvencesiz, örgütsüz ve sınıf bilinci olmayan bir işçi yığını oluşturmak amaçlanmaktadır.

İktidarın, piyasa yanlısı çalışma şartlarının devamlılığını sürdürme noktasında sermayeye bir emniyet subabı olarak İslami söylemler devreye girmektedir. Yani “ bağımlı sınıfların rızasını da içeren bir hegemonya projesinin” inşası. Yasin Durak Emeğin Tevekkülü kitabında, Konya’da “İşçilerin egemen sınıflara tabiyeti” projesinin hayata geçirilmesinde İslam’ın nasıl kullanıldığını araştırmaktadır. Emeğin tevekkülünden referans ile; sabır, kader ve tevekkül… “Hepsinden önce sabredeceksin… Sınavdır bu dünya. Hepsi Allah’tandır. Patron zenginlikle sınanıyor; benim sınavım da fakirlik.”

İktidarın, görev başında olduğu süre boyunca ekonomi ve sosyal politikalarında neoliberal uygulamalara karşı bağımlılığı her geçen gün daha fazla artmaktadır. Piyasa ve sermaye yanlısı olduğunu defalarca dile getiren iktidar, emekçilerin çıkarlarıyla çatışan bir uygulama içerisinde olduğu su götürmez bir gerçektir. Hatta mevcut şartların çıplaklığı, 12 Eylül’de “Şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz.” diyen Halit Narin kadar ortadadır.

Türkiye toplumunun ve işçi sınıfının belleğinde yer alan, 15-16 Haziran’ı, Tekel direnişini, unutmamak gerekmektedir. Neoliberal ve siyasal İslamcı, işçi düşmanı politikalara karşı, Türkiye işçi sınıfının direnme gücünü diri tutmak ve emekten yana rasyonel politikalar üretmek belki bugün hiç olmadığı kadar ihtiyacımız olan şeydir. Aynı zamanda emekten yana cephe alan herkesin tarihsel bir zorunluluğudur.